Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun

Tarih:

Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme

Diğer Başlıklar

Follow Us on Social Media

ÖZET

Bu makalede Türkiye’de kamu yönetimi reform sürecinin genel bir tahlili yapılmaktadır. Kamu yönetimi reformunun özellikle modernleşme ve kalkınma gibi kavramlarla ilişkili incelenmiş, bu ilişki tarihi bir düzleme yerleştirilmek istenmiştir. Bu tarihi bağlam Türkiye’nin seçtiği kalkınma modelleri ve iktisadi modeller çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sanayileşme, ithal ikameci büyüme, planlama ve neo-liberal iktisadi politikalar çerçevesinde şekillenen kamu yönetimi reformları ayrı dönemler halinde incelenmiştir. Bu kapsamda, kamu yönetimi reformları ile uluslararası kuruluşlar arasındaki bağ irdelenmiştir. Son olarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği yenilikler ve karşılaştığı sorunlar ele alınmıştır.

Dünden Bugüne Türkiye’de Kamu Yönetimi Reformları: Genel Bir Değerlendirme

Türk kamuoyu son yıllarda kalkınma, iyi yönetişim, yeni kamu işletmeciliği, kamu yönetimi reformları arasında gidip gelen tartışmalarla çalkalanmaktadır. Aslında Türk kamuoyunda kalkınma ve kamu yönetimine dair reformlar son birkaç yılın değil bilakis iki yüzyılın en önemli tartışma konuları arasında yer almaktadır. Buna rağmen kalkınma alanında başarılı olduğumuzu ya da kamunun etkin bir şekilde hizmet sunabildiğini söyleyebilir miyiz? Benim açımdan bu iki sorunun cevabı gayet açıktır. Türkiye’de ne kalkınma çabaları başarıyla sonuçlanabilmiş ne de kamu yönetimi reformları ile amaçlanan hedeflere ulaşılabilmiştir. Kamu yönetimi reform tartışmaları, kalkınma faaliyetlerinin bir parçası olmakla birlikte siyaset bilimi, iktisat, yönetim bilimi, sosyoloji ve tarih gibi farklı disiplinlerin de ilgili alanına giren bir mevzu olarak Türkiye’nin gündemindeki önemini korumaktadır. Kamu yönetiminde reform tartışmalarının tarihçesini bilmek, kamu yönetimi reform süreciyle ilgili ortaya atılan teorilere ve bürokrasideki uygulamalarına hâkim olmak Türkiye’deki kalkınma denemelerini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Aslında Türk kamu yönetimindeki reform hareketlerinin çok uzun bir geçmişi bulunmaktadır. Benim ise hem zihniyetin hem de uygulamanın değişmesi açısından önemli olduğunu düşündüğüm ilk deneme, Osmanlı İmparatorluğu döneminde II. Mahmut’un saltanatıyla birlikte başlamıştır. II. Mahmut, kamu yönetimi reformunu bir bütün olarak tasarlayan ve ele alan ilk devlet adamıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun mülki ve idari örgütlenmesini Fransız sistemini esas alarak değiştirmek istemiş, bu değişimin ise tepeden tırnağa, topyekûn bir dönüşümün sonunda olabileceğini fark etmiştir. Bu nedenle II. Mahmut dönemi reformlarını bir nevi devrim olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. II. Mahmut ile başlayan ve Tanzimat Dönemi ile devam eden kamu yönetimi reformunda hukuk mercilerinden tutun kamu personeli rejimine, taşra örgütlenmesinden tutun da bakanlık tipi örgütlenmenin benimsemesine kadar, şu anki kamu yönetimi sistemimizin esasını oluşturan birçok unsur II. Mahmut döneminde benimsenmiştir.

Niyetim kamu yönetimi reformunun teknik süreçleri ile okuyucuyu boğmak değildir. Asıl amacım, Türk tarihindeki ilk kamu yönetimi reformunun aynı zamanda modernleşme süreciyle el ele gittiğini göstermek, bu reform sürecine yüklenilen anlamların ne denli çok olduğunun altını çizebilmektedir. Çünkü Türk modernleşmesinde asker ya da sivil bürokratlar genellikle bu dönüşümün öncüleri olarak tahayyül edilmiştir. Her ne kadar II. Mahmut ile başlayan ve Tanzimat ile devam eden reform sürecinde bütüncül bir anlayış kurulmak istense de reformların ortaya çıkan çeşitli ihtiyaçlara kısa vadede çözüm getireceğine duyulan inanç derin bir hayal kırıklığına yol açmıştır. Yani kamu yönetimi reformunun Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü bir anda durduracağına duyulan inanç, aslında modernleşmenin ve kalkınmanın uzun vadeli bir dönüşümün sonuçları olarak değerlendirilmesi gerekliliğinin bir tarafa bırakılmasına sebep olmuştur. Ancak gerek kamu yönetimi reformu ve gerekse basiretli asker ve sivil memur, subay yetiştirme ihtiyacı Cumhuriyeti kuracak eğitimli bürokratların doğmasına vesile olmuştur.

Kemal Atatürk Türkiye’sindeki reform arayışlarının da yukarıda belirtilen çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Ancak Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının meseleye yaklaşımı çok daha bütüncüldür. Kamu yönetimi reformunun aslında modernleşme ve kalkınma amaçlarına ulaşabilmek için kullanılacak bir araç olduğu bilinmektedir. Devrimler bütün hızıyla devam ederken kamu yönetiminde de dönüşümü taşıyabilecek yasal düzenlemeler başlatılmıştır. Genç Cumhuriyetin aslında gayesi iktisadi olarak kendine yetebilir bir düzeye, belli bir sanayileşme aşamasına ulaşabilmek ve özellikle eğitimle ilgili faaliyetlere hız verebilmektir. Aslında bu sıralanan unsurların ve süregelen devrimlerin bir sonucu olarak kamu yönetiminde de yeni düzenlemelere yer verilmiştir. Teşkilat-ı Esasiye (1924), Teşkilat-ı Mülkiye Kanunu (1926), İl İdaresi Kanunu (1929), Belediye Kanunu (1930), Köy Kanunu (1924) vs. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Kısacası 2000’lere kadar geçerliliği koruyacak olan idari örgütlenmenin de temelleri Atatürk döneminde atılmıştır.

Cumhuriyetin ilanından 61 Anayasasına kadar geçen süreçte kamu yönetimi reformu tartışmaları daha çok yabancı uzmanların raporları çerçevesinde değerlendirilmiş ve gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aslında bu raporlar Türk kamu yönetiminin güçlü yönlerine ve zaaflarına değinen faydalı metinlerdir. Belli başlı yabancı uzman raporları şunlardır: Hilts Heyeti Raporu (1948), Neumark Raporu (1949), Roy Blough Raporu (1950), Barker Raporu (1951), W. Martin Frank – C. E. Cush Raporu (1951), Maurice Chailloux- Dantel Raporu (1959), Leimgruber Raporu (1951-52), Thornburg Raporu (1949), Van Mook Raporu (1962), Hanson Raporu (1954), Baade Raporu (1959), Podol Raporu (1963) ve Fisher Raporudur (1962).[1] Bu raporların önemli bir kısmında Türk kamu yönetiminin merkeziyetçi yapısı eleştirilmiş, personel sayısının gereğinden fazla olduğu ifade edilmiş, kamu yönetiminin hantallığından bahsedilmiş ve yerel yönetimlere daha çok yetki verilmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Çok garip değil mi? Aslında Türk kamu yönetimi ile ilgili 1980’lerden beri ifade edilen sorunlar ile raporlarda yer alan eleştiriler örtüşmektedir. O zaman kamu yönetiminde kronik hale gelmiş bazı sorunlar altmış yıldır çözülmeyi beklemektedir.

61 Anayasası ile birlikte Türkiye’de her anlamda farklı bir dönem başlamıştır. 61 Anayasası ile planlamanın kamusal hayatımızın bir parçası haline gelmesi Türkiye’de birçok kamu kurumunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu kurumların en başta gelenleri ise kamu yönetimi açısından Devlet Planlama Teşkilatı ve Devlet Personel Başkanlığıdır. Türk kamu yönetiminin bu iki müstesna kurumu aslında bize neyi göstermektedir? Devlet Planlama Teşkilatı ile planlı bir kalkınma stratejisinin tatbik edilmesi istenmiş; Devlet Personel Başkanlığıyla ise, kamu yönetimi reformu olmasa bile, esaslı bir personel reformu için gerekli altyapıyı sağlaması amaçlanmıştır. 1961-1980 arasındaki dönemde de Türk kamu yönetimi reformu ile kalkınma stratejileri arasında bir benzerlik olduğunu düşünmekteyim.

İthal ikameci kalkınma politikaları, 61 Anayasasında yer verilen planlama anlayışına uygun bir kalkınma modelidir. 1960’larda ise klasik planlama yaklaşımı (ulusal) kalkınma plancılığı olarak yeniden üretilmiş ve 1960 Anayasası ile planlama kapsama alınmış; 1978-1980 döneminde tasfiye edilene kadar uygulamada kalmış ve 1978-1980 dönemi, klasik planlama yaklaşımının tasfiyesinin başlangıcı olmuştur. İthal ikameci kalkınma modeli ile kalkınma planlarının aynı dönem boyunca etkinliklerini sürdürmesi ve 24 Ocak 1980 Kararları ile tasfiye edilmesi asla bir tesadüf değildir. Nitekim kalkınma planlarının merkezileşmiş ve alanında uzmanlaşmış bürokrasinin eliyle sürdürülmesi planlanmış, ancak istenilen sonucun alınamaması kamu yönetiminde reform taleplerinin yoğunlaşmasına sebep olmuş, Türkiye’nin ithal ikameci kalkınma modelini terk etmesine yol açmıştır.

Planlı dönemde kamu yönetimi reformuna dair yapılan başlıca çalışmalar şu şekilde karşımıza çıkmaktadır; Merkezi Hükümet Teşkilatı Araştırma Projesi (MEHTAP) ve İdarenin Yeniden Düzenlenmesi İlkeler ve Öneriler (İYD)’dir. [2]  Söz konusu raporların tamamına bu kısa makalede yer verecek değiliz. Ancak raporlarda yer alan başlıca sorunları özetleyecek olursak; personel rejimi meselesi, kırtasiyecilik, merkeziyetçilik, bürokratik yapı, denetim, eşgüdüm ve mali imkânların yetersizliği olarak bu sorunlar sıralanabilir. Tanıdık geliyor değil mi? Aradan geçen altmış yıla rağmen Türk kamu yönetimi bu sorunların üstesinden hâlâ gelebilmiş değildir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu da bu dönemin eseridir.

1980 Darbesi ile birlikte Türk kamu yönetimi reformu tartışmaları bir tarafa bırakılmıştır. 1982 Anayasası çok geniş merkeziyetçi bir kamu yönetimini ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını içermiştir. Bürokrasinin son derece güçlendirildiği 1982 Anayasasında kamu yönetimine ve teşkilatlanmaya dair birçok hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin teker teker incelenmesi başka bir yazının konusudur. Ancak 24 Ocak 1980 Kararlarına değinmekte yarar olduğunu düşünmekteyim. 24 Ocak Kararlarını teker teker ele almaktan ziyade bu kararlar ile Türkiye ekonomisinin ve dolaylı yollarla kamu yönetiminin nasıl değiştiğini değerlendirmek daha doğru olur. 24 Ocak 1980 Kararları, ithal ikamesine dayanan kalkınma modelinin sona erdiğini ilan etmiştir. Petrol Krizi sonrasında yaşanan ekonomik istikrasızlığı sona erdirmek amacıyla kamu harcamalarının azaltılması, ücretlerin düşürülmesi, kambiyo rejiminin esnetilmesi ve yabancı sermaye girişini teşviki gibi önlemlerin alınmasına karar verilmiştir. Kamu harcamalarının azaltılması ve ücretlerin düşürülmesi aynı zamanda özelleştirme tedbirlerini de içeren bir süreç anlamına gelmektedir. Bu dönemde benimsenen neo-liberal iktisadi politikalar 2000’lerle birlikte Türkiye’nin gündemine iyice yerleşmiştir.

1980-2000 arasında kamu yönetimi alanında yapılan reform girişimlerinde özellikle devletin klasik rolünün aynen muhafaza edildiği savunulmaktadır. Öncelikle devletin kamu gücünü kullanmak amacıyla birtakım sermaye gruplarını desteklemekten vazgeçmediği belirtiliyorsa bu görüşe elbette katılırım. Kamu yönetimi basitçe devletin mülki ve taşra örgütlenmesini, personel rejimini ifade etmekle kalmaz. Kamu yönetimi aynı zamanda bir iktidar tekniğidir. Bu dönemde teknolojinin gelişmesi, ulaşımın daha elverişli şartlarda yapılmaya başlanması, finans çevreleri ile devleti yönetenler arasındaki ilişkilerin güçlenmesi aynı zamanda merkeziyetçiliğin pekişmesine neden olmuştur.  Aslında kamu gücünün ve bürokrasinin bir iktidar tekniği olarak keskinleştirilmesini de yanında getirmiştir.

1990-2000 arası ise bir arayış dönemidir. Dünya Bankası tarafından 1989’dan ortaya atılan ve kuramsal temelleri inşa edilen yönetişim, kamu yönetimi reformu için başlıca rehber haline gelmiştir. Türk kamu yönetimi, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde yönetişim çerçevesinde dönüştürülmek istenmiştir. Avrupa Birliği ile uyum müzakereleri, IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları vs. kamu yönetiminin dönüşümü konusunda Türkiye’yi teşvik eden dış etkenlerdir. Özellikle 2004-2012 yılları arasında Avrupa Birliği’ne tam üyeliği hedefleyen Türkiye, başta kamu yönetimi olmak üzere, birçok alanda bu hedefe yönelik yasal düzenlemelere yer vermiştir. Ancak, 2013 yılından itibaren Türkiye’deki eğilimin değişmesi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik açıklamaları, Gezi Eylemleri vs. derken kamu yönetimindeki merkezileşme eğilimi çok daha belirgin bir şekilde geri dönmüştür.

2013’ten itibaren kamu yönetiminde merkezileşme belirgin bir hedef haline gelmiştir. Zira, daha sonra görüleceği üzere, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte artık asıl hedef yürütmeye ve yasamaya dair çoğu yetkinin Cumhurbaşkanlığında toplanması haline gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 2011 yılından itibaren AKP kulislerindeki yerini aldığı için üst kurullar üzerindeki idari vesayet yetkisinin daha sık şekilde kullanılmaya başlanması, tek bir personel rejiminin belirlenmesi için gerekli adımların atılması, birçok bakanlığa ait bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşların kararları üzerinde bakanların söz sahibi olması aslında bu merkezileşme söyleminin somutlaştığı ilk örneklerdir.

AKP dönemine damgasını vuran kavramlardan bir diğeri yönetişimdir. Kamu yönetimi anlayışımızın temeli haline getirilen yönetişim ile Türk kamu yönetiminin şu anki durumuna göz atmak kanımca faydalı olacaktır. Yönetişimin temel karakteristik özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

-Politika üretmede ve hizmet sunumunda kurumlar arası iletişime odaklanır.

-Politika amaçlarına ulaşmada ve hizmet sunumunda kurumların bağımsızlığı söz konusudur.

-Sosyal aktörler arasında iş birliğini gerektiren yatay bir örgütlenme ve güç dağılımı söz konusudur.

-Politika ve hizmet kalitesini arttırmak üzere sosyal aktörler arasında bilgi kullanımı söz konusudur.

– Karar alma süreçlerinde sosyal aktörlerin, paydaşların ve vatandaşların katılımını özendirir.[3]

Yönetişimin temel ilkeleri çerçevesinde Türk kamu yönetiminin dönüşümünü düşünecek olursak bu ilkeler gerçekten de teşkilatlanmayı veya temel kamu yönetimi anlayışımızı etkilemiş midir? Şeffaflık, hesap verebilirlik, kamu yönetiminde diğer aktörlerin payının artması vb. konularda kısmi bir ilerleme sağlanmıştır. Ancak daha sonra Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile birlikte merkezileşmenin ana siyasa haline gelmesi, bu sürece sekte vurmuştur. Günümüzde muhalefet partileri tarafından yönetilen belediyelerde ihalelerin canlı yayın aracılığıyla vatandaşlara açılması, söz konusu uygulamanın Recep Tayyip Erdoğan tarafından kendi partisinin belediye başkanlarına da tavsiye edilmesi bir tesadüf değildir.[4] Yönetişim ile birlikte hayatımıza giren şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi ilkeler toplumdan da destek bulmuş vaziyettedir.

Türkiye’nin reform tarihi bir anlamda uluslararası örgütlerin Türkiye’nin kamu yönetimi üzerindeki etkisinin gelişim sürecini ortaya koymaktadır.[5] Mesela Büyükşehir Belediyeleri Kanunu (2004), Belediyeler Kanunu, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu (2003) gibi kanunlar Avrupa Birliği’ne üyelik hedefi çerçevesinde düzenlenmiş olan mevzuatın bir parçasıdır. 2000’lerin başında gerçekleştirilen özelleştirmeler, stand-by anlaşmalarının ve AB ile üyelik müzakerelerinin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Kamu yönetimi reformu tartışmalarından bahsederken düzenleyici devlet kavramına yer vermezsek bu tartışmaların eksik kaldığını görebiliriz. Dünya Bankası’nın desteklediği kurumlar arasında piyasaları düzenleyen kurumlar ön plana çıkmış ve uluslararası finans örgütleri borç ve kredi verme koşulları olarak yapısal reformların yanı sıra kurumsal reformları da dayatmaya başlamıştır.[6] Keza üst kurulların bir kısmı, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ve Rekabet Kurumu gibi, IMF, DB ve Avrupa Birliği’nin etkisi altında Türk kamu yönetiminin bir parçası haline gelmişlerdir.

Türkiye’deki hükümet sistemi değişimini de göz önüne alarak Türk kamu yönetiminin son yıllardaki halini bir kez daha değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle Türkiye’de kurumların bağımsızlığından bahsetmek mümkün müdür?  Stajyerliğin bile Cumhurbaşkanlığı tarafından koordine edilen bir programa bağlandığını düşünecek olursak kurumların bağımsızlığından söz etmenin mümkün olabileceğini pek sanmıyorum. Aslında bağımsızlık geniş ve dikkatli kullanılması gerekilen bir kavramdır. Bağımsızlık yerine idari özerklik üzerinden bir tahlil yapmak gerekirse Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte idari özerkliğin son derece azaldığı söylenebilir. Tasarruflara dair 2021/14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi çerçevesinde yapılacak bir inceleme ya da üst kurullarla ilişkili oldukları bakanlıklar arasındaki bağın nitelendirilmesi merkezileşmenin boyutlarının anlaşılması bakımından mühimdir.

Neo-liberal iktisat anlayışı çerçevesinde desteklenen ve yönetişim kavramı etrafında uygulanmak istenen kamu yönetimi reformlarını, merkezileşmenin henüz temel politika aracı olarak seçilmediği dönemde, özetleyen bir belge var aslında. AKP’nin, hayata geçirebilseydi eğer, en önemli reform denemesi 2003 yılında TBMM’nin gündemine taşınmak istenen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarı Taslağı” olmuştur. Bu tasarıyı zamanında savunanların temel savları aşırı merkeziyetçilik” sorununun varlığı; bürokratların iktidarlarını yitirmekten kaçındıkları için yerel yönetimlere yetki devretmekten uzak durdukları ya da kıskançlık ettikleri; politikacıların halka güvenmedikleri; oysa kamu yönetimi reformuyla halkın kendi sorunlarını doğrudan kendisinin çözebileceği, böylece hem etkinliğin hem de demokrasinin sağlanacağı gibi konulardı.[7] Ancak aşırı merkeziyetçilik bugün hem bürokrasinin hem de hükümet sisteminin temel özelliği haline gelmiştir.

Aslında söz konusu merkezileşme 1982 Anayasasının 123 ve 127 nci Maddeleri çerçevesinde değerlendirilecek olursa aslında idari vesayet kavramı altında hükümetin kendisine ait yetkileri sonuna kadar kullandığını savunanlar da bulunmaktadır. Yani kamu yönetiminde aslında merkezileşmeden söz etmek mümkün değildir. Anayasanın ve yasaların merkezi idareye sunduğu yetkilerin, tercihe bağlı olarak, daha yoğun bir şekilde kullanıldığı ifade edilmektedir. Gerek kamu iktisadi özel teşekküllerine yapılan atamalarda gerek Boğaziçi Üniversitesi gibi eğitim ve öğretim kurumlarına yapılan rektör atamalarında gerekse belediyelere kayyum atanmasında merkezi idarenin idari vesayet ilkesi çerçevesinde yetkilerini kullanmasından ibarettir durum bazılarına göre. Ben ise bu görüşe katılmıyorum. Türk kamu yönetiminde reform arayışlarının bir kenara bırakıldığını, merkezileşmenin ise temel politika olarak benimsendiğini düşünenler arasındayım.

Peki merkezileşme nereye kadar devam edebilir? Aslında kamu yönetimi reformu genel itibariyle bürokrasideki hantallığı, merkezileşmeyi bertaraf etmek üzere ortaya atılmış ve çeşitli kalkınma söylemleri ile iç içe geçmiş bir süreçtir Türkiye’de. Öncellikle kamu ihaleleri aracılığıyla zenginleşen veya gücüne güç katan sermaye gruplarını gördükçe aslında merkezileşmenin bir sınırının olmadığı söylenebilir. Ancak Türkiye’de bazı yönetsel sorunlar belirmiştir. Merkezileşmenin bu şekilde devam etmesi, Cumhurbaşkanlığı makamı üzerindeki iş yükünü inanılmaz şekilde arttıracağı gibi karar verme süreçlerini de sorgulanır hale getirecektir. Cumhurbaşkanlığı makamında toplanan yetkiler, bakanlıklar ve ilişkili kuruluşlar arasında yaşanan görev ve yetki çatışmaları birçok konuda sorunların daha da büyümesine sebep olabilir.

Cumhurbaşkanlığı makamında toplanan yetkiler, bakanlıklar ve ilişkili kuruluşlar arasında yaşanan görev ve yetki çatışmasının yaşanma ihtimalinden bahsetmiştim. Söz konusu yetki çatışmasına bir örnek vererek, aslında söz konusu durumun bir ihtimalden çok bir gerçeklik olduğunu ifade etmeye çabalayacağım. Enerji sektöründe yaşanan, kurumların hiçbir şekilde mevzuatına dair uzlaşamadığı biyoyakıtlara bir göz gezdirelim. Fosil yakıtlara bir alternatif bulabilmek amacıyla kullanılmaya başlanan biyoyakıtların teşviki konusunda alınan Bakanlar Kurulu Kararı ile üretimi ülke sınırları içerisinde yapılan tarım ürünlerinden üretilen biyoetanolün benzinle karıştırılması durumunda; benzinden alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) tutarının, en fazla % 2’lik kısmı olmak üzere biyoetanol miktarının toplam karışım miktarına oranı kadarki kısmı vergilendirmeden istisna tutulmuştur.  Aynı şekilde biyodizelin de dizelle harmanlanması durumunda dizelden alınan ÖTV tutarının en çok % 2’lik kısmı olmak üzere biyodizel miktarının karışım miktarına oranı kadarki kısmı vergilendirmeden istisna tutulmuştur (8 Nolu ÖTV Genelgesi, 2005; 13 Nolu ÖTV Genelgesi, 2006).[8] Biyoyakıtlarla ilgili daha sonra pek çok düzenleme yapılmıştır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı (Eski adıyla Sanayi Bakanlığı), Tarım ve Orman Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı (Eski adıyla Maliye Bakanlığı) biyoyakıtlara yönelik düzenleme yapan başlıca kurumlardır.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı arasında 2013’te yaşanan bir gerginlik ile aslında biyoyakıtlardaki harmanlama oranının Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın görüşleri alınmadan düzenlendiği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Eski Sanayi ve Teknoloji Bakanı Ali Coşkun harmanlama oranının %5 olması konusunda ısrar etmelerine rağmen bu taleplerinin ciddiye alınmadığını belirtmiştir.[9] Ayrıca, EPDK’nın uygulamaları ile mevzuatın çeliştiği ifade edilmiştir. Biyoyakıtlarla ile temel bir politikanın belirlenememesi bakanlıklar ve ilişkili kuruluşlar arasında yaşanan çatışmaların sağlıklı bir biyoyakıt piyasasının gelişimine engel olduğunu göstermektedir. Halihazırda görev ve yetki çatışmaları yaşayan kamu kurumları, yeni hükümet sistemi ile birlikte Cumhurbaşkanlığı makamına ters düşmek, Cumhurbaşkanlığından olur almadan acil kararlar için harekete geçememek, gerekli tedbirleri alamamak gibi sorunlarla karşılaşabilir. Cumhurbaşkanlığı ise merkezileşmenin bir sonucu olarak her alanda ve her sektörde uzmanlaşmış personel istihdam etmek zorunda kalacak, aynı konu hakkında karar alabilecek birden çok makamın ve binlerce personelin olması ise en sonunda merkezi idareyi karar alamayan bir yapı haline dönüştürecektir. Bürokrasideki hantallık ise tahmin edemeyeceğimiz noktalara gelebilir.

Bu sebeple, kamu yönetimi reformunun bu andan itibaren kalkınma ve hükümet sisteminden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini ifade etmek istiyorum. Türkiye’nin kesinlikle bir kamu yönetimi reformuna ihtiyacı vardır. Ancak hükümet sisteminin yol açtığı yeni sorunlar ve Türkiye’nin hala net bir kalkınma stratejisi belirleyememiş olması, kamu yönetimi reformu çabalarını da sonuçsuz bırakmaktadır. Elbette dünya Türkiye’den ibaret değildir. Kamu yönetimi reformu, dünyadaki gelişmelerden, uluslararası örgütlerden ve yeni kuramlardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Naçizane tavsiyem Türkiye’nin genel anlamıyla idari reform çalışmalarını kalkınma ve hükümet sistemi tartışmalarından bağımsız olarak değerlendirmemesi, bütüncül bir yaklaşım ile sorunların teker teker ele alınması yönünde olacaktır.

Kaynakça

[1] Burhan Aykaç, Hatice Altunok, “Türk Yönetim Sistemini Etkileyen Yabancı Uzman Raporları Üzerine Bir İnceleme: Mook ve Podol Raporlarında Yöneticilik”, İGÜSBD Cilt: 1 Sayı: 1 Haziran / June 2014, s. 4-5.

[2] Fevzi Kaya, Türkiye Cumhuriyeti’nde Yapılan İdari Reform Çalışmalarının Karşılaştırmalı Analizi, Sosyal Bilimler Dergisi, S. 48, 2016, s. 176.

[3] Özlem Kara Yıldırım, Türkiye’de İyi Yönetişim, Uluslararası Afro-Avrasya Araştırmaları Dergisi, S. 6, 2018, s. 279.

[4] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogandan-belediye-baskanlarina-tum-ihaleleri-canli-yayinlayin-41838435 (Erişim Tarihi: 22/08/2021)

[5] Barış Övgün, Türkiye’de Kamu Yönetiminin Dönüşümü, Nika Yayınevi, 1. Baskı, Ankara, 2013, s. 43.

[6]Ümit Sönmez, Piyasanın İdaresi, İletişim Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 2011, s. 28.

[7] Birgül Ayman Güler, İkinci Dalga: Siyasal ve Yönetsel Liberalizasyon (Kamu Yönetimi Temel Kanunu), Kamu Yönetimi Reformu İncelemeleri: Mülkiye’den Perspektifler,  No 59, 2003, Ankara, s. 8.

[8] Uğur Çelebi, Biyoyakıtlara Yönelik Mali Teşvikler: Türkiye Açısından Bir Değerlendirme, Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 33, Sayı 2, 2015, s. 38-39.

[9] https://www.emo.org.tr/ekler/6204ac6fec932a7_ek.pdf?dergi=463 (Erişimi Tarihi: 23/08/2021).

Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun