Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun

Tarih:

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak “İyi Yönetim”: Neden ve Nasıl?

Diğer Başlıklar

Follow Us on Social Media

ÖZET

Kamu yönetimi sistemleri, kamu politikası araçları ve siyasi/idari otoritelerin söylemlerindeki dönüşümler yeni yönetim modelleri ve anlayışlarına dair arayış ve talepleri de hızlandırmıştır. Artan küreselleşme ve teknolojik gelişmeler, ülkeler ve insanları birbirilerine daha çok bağlamıştır. Doğru ya da yanlış bilgilerin yayılma çabuklukları ve sürekli dolaşımları saniyelik hızlar içinde gerçekleşme imkânına kavuşmuştur. Birbirine daha çok bağlanan, dünyadaki gelişmelerden anında haberdar olup hemen tepkiler verebilme ve kendi yönetimleri ile başka ülkelerdeki yönetimleri sürekli karşılaştırabilme imkânına kavuşan insanların bir yandan risk ve korkuları artmış, diğer yandan ise “daha iyi bir yaşam,” “daha fazla insan haklarını gözeten devlet/toplum anlayışı” ve “daha iyi yönetim” talepleri artmıştır. Siyasi ve idari otoriteler de kamu yönetimi sistemleri ve toplumdaki dönüşümlere paralel olarak “insan odaklı siyaset/yönetim,” “insan haklarına dayalı yönetim” söylemlerini temel referansları haline getirmeye başlamıştır. Bireylerin, özel ve tüzel kişilerin kamu yönetimine katılımını ve kamu kurumlarının hesap verebilirliğini arttırma amaçlı çalışmalar, reformlar, uygulama modelleri çoğaldıkça “insanı/bireyi önceleyen” siyasi ve idari yaklaşımlar olmazsa olmaz hâle gelmiştir. “İnsan hakları” olgusu ve kavramlaştırmasının çeşitlenmesi, kapsayıcı hale gelmesi ve pek çok unsuru temel hak olarak içerir şekilde yorumlanması arttıkça siyasi ve idari dönüşümlerin içerikleri de bu gelişmelerden nasibini almaktadır. Bu yazı, tüm bu değişimleri ve sonuçlarını değerlendirirken, yeni dönemdeki yönetim tasarımlarına katkı yapmak amacıyla bir iddia ortaya koymaktadır: Tüm bu dönüşümler sonucunda, “iyi yönetim,” “iyi yönetilme hakkı” herkesin diğer temel insan hakları yanında talep etmeye başlaması gereken bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Bir zamanlar nasıl “rasyonel yönetim” en doğru ve olması gereken yönetim anlayışı olarak hızla yayılan ve talep edilen bir yönetim tarzı hâline getirildiyse, son dönemlerde siyasi, toplumsal ve bireysel alanlarda gelişen kontrol edilemez dönüşümler de “iyi yönetimi” temel bir insan hakkı talebi olarak yükseltmiştir. Bu yazı, “iyi yönetim” olgusunun nasıl artık temel bir insan hakkı olarak kabul edilmesi gerektiğinin kısa bir analizini yapmaktadır.

Temel Bir İnsan Hakkı Olarak “İyi Yönetim” : Neden ve Nasıl?

Giriş

Vatandaşlık hukukunun gereği olarak herkes yasalar önünde eşittir, kimse başkalarının temel insan haklarını kısıtlama konusunda özel bir imtiyaza sahip olamaz. Pratikte farklı uygulamalar olabilse de bu haklar modern devlet yönetimlerinde en azından anayasa ve kanunlar çerçevesinde mutlaka güvence altına alınmaktadır. Diğer yandan “insan haklarını” esas alan, insan-odaklı siyaset ve yönetim iddiaları ile daha da temel norm haline gelen yönetim modelleri geliştikçe; siyaset, yönetim ve yargının dili (yasama, yürütme ve yargı organları) de değişmeye başlamıştır.  Siyaset, yönetim ve hukuk dili bireylerin eşitliğini vurgulamak için eskiden “vatandaşlık” “yurttaşlık” üzerine kurulurken, artık artan şekilde öncelikle “insan hakları” vurgusu üzerine oturmaya başlamıştır. Bir başka deyişle, yasama, yürütme ve yargı organları yapıp ettiklerinde, kararlarında, uygulamalarında, hükümlerinde temel referans olarak öncelikle “temel insan haklarını koruma, yaşatma” söylemini kullanmaya başlamışlardır. Geçmişten bugüne, bir yandan, söylemler; “devleti yaşat ki insan yaşasın”dan “insanı yaşat ki devlet yaşasın”a; “devleti koru, aileyi koru”dan “bireyi koru”ya varan değişikliklere uğrarken; diğer yandan vurgular da artık “devletin çıkarı,” “kanunun gereği,” “kamu çıkarı,” “halkın/milletin vicdanının isteği,” “halkın/milletin talebi” gibi referanslardan “temel insan haklarının gereği,” “insan hakkının korunması” gibi referanslara dönüşmüştür.

“İyi Yönetim”in Temel Bir İnsan Hakkı Olarak Yükselişi

Giriş kısmında bahsedilen tarihsel söylem ve vurguların hangileri asıl odak/referans noktası olmalı konusundaki mücadeleler farklı gruplar tarafından hâlâ teorik ve pratik alanlarda kıyasıya sürdürülmektedir. Bu doğaldır ve koşullar değiştikçe farklı söylem ve vurgular yine bazen eski gücünü geri alacak, bazen de yeni biçimlere girerek tekrar belirli dönemlerde öncelikli referans olmayı başaracaktır. Bu yazının asıl konusu, yaşanan bu dönüşümler ve mücadelelerin sonucunda gelişen yeni gerçekliklerden, durumlardan bir tanesine dikkat çekmek ve onu daha da görünür ve tartışılır kılmak için bir iddia/hipotez ortaya koymaktadır.

1980 sonrası yaşanan dönüşümler ve özellikle 2000’lerden sonra artan küreselleşme ve gelişmeler sonucunda kamu yönetimindeki reformların temel referans noktaları da “insan odaklı siyaset/yönetim” söylemlerinin de ötesine geçerek doğrudan “insan hakları” vurguları olmaya başlamıştır. Devletin uygulamaları karşısında vatandaşı korumanın ana kurumsal araçları; yargıya başvurma, yasama ve yürütme kurumlarının kendi iç denetimlerini sağlayan birimlere başvuru yapma gibi mekanizmalardan daha öteye gitmeye başlamıştır. Artık farklı ülkelerde hızla yayılan şekilde, doğrudan “devleti devlete şikâyet edebildiğiniz” veya kamu kurumlarına karşı kendisi de kamu kurumu olsa da temel insan hakları doğrultusunda asıl vatandaşı koruyup kollayacağını, yargı organı gibi kararları bağlayıcı olmasa da verdiği kararları kamu kurumlarının dikkate alıp uygulamasını sağlayacağı sözünü veren kamu kurumları ortaya çıkmıştır. Bu kurumların benzerleri ya da aynı işlevdeki yapılanmaları bazı ülkelerde eskiden beri var olsalar da hızla pek çok farklı ülkede temel kamu yönetimi reformu unsurları haline gelmeleri yeni bir durumdur. Bir nevi kamu adına kamusal denetim yapan yeni kurumsal yapılar ve araçlar eskiden beri var olanlar olsa da ya daha popüler hale gelmiştir ya da bazı yeni yasal düzenlemeler ile daha gelişmiş formlar almışlardır.

Türkiye’de bu gelişmeler 2000’ler sonra yaşanan hızlı kurumsal dönüşüm süreçlerinde etkisini göstermiştir. Örneğin, CİMER, Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsmanlık) gibi yeni kurulan kurumlar bunlara örnek olarak gösterilebilir. Bu tip kurumlarında temel referans noktası, en azından teorik düzeyde ve yasal altyapı gerekçesinde, insan haklarının korunması şeklinde ifade edilmektedir.

Kamu yönetimi alanında “insan odaklı siyaset/yönetim,” “insan haklarına dayalı yönetim” gibi vurgularla artan söylemsel dönüşüm, temelde özel işletme prensiplerinin kamu yönetimine uygulanması şekline gelişen kamu yönetimindeki değişim ve dönüşüm furyalarının da tamamlayıcısı olmuştur. Örneğin, kamu yönetiminde “kanuna uygunluk,” “yasal süreçlere riayet” gibi temel değerlendirme kriterleri yerlerini “sonuç-odaklı,” “performansa dayalı” değerlendirme kriterlerine bırakmıştır. “İnsan odaklı yönetim,” “insan haklarına dayalı yönetim” söylemleri de bu yeni yönetim anlayışlarının tamamlayıcısı haline getirilmiş; yeni yönetim anlayışlarını daha meşru, hesap verebilir ve toplumsal rızaya dayalı gösterilebilmek için sıkça kullanılmıştır.

İnsanların katılımını artırıcı düzenlemeler yapmak, idare karşısında haklarını daha kolay, hızlı ve etkili aramalarını temin etmek; bu vasıtalar ile de daha hesap verebilir, daha meşru ve toplumsal rızaya dayalı yönetimler kurduklarını iddia etmek ya da en azından bunun algısını yaratmak için pek çok yeni kurum ve kurumsal araçların geliştirilmesini de içeren reformlar yapılmıştır. Bu tip reformların sayısız ülkeye hızla yayılmasında ulus devletler içerişindeki siyasi ve idari otoritelerin yukarda bahsedilen amaçları gerçekleştirme iradeleri ana neden olarak gösterilse de uluslararası ve ulus ötesi kurumların dayatma ve reform taleplerinin de çok etkili olduğu bir gerçektir. O nedenle, bu reformların pratikte ne oranda gerçekten hedeflendiği ve uygulandığı sürekli bir tartışma konusudur. Ancak, nedeni ne olursa olsun, dünyadaki gelişmelerle birlikte, özellikle demokratik ve/veya “insan odaklı yönetim” olma iddiasındaki ülkelerin artık bireyleri sadece şu üç hakkı vererek idare etme, geniş bir toplumsal rıza üretme imkânları azalmıştır: Birincisi, sadece genel/yerel seçimlerde oy kullanmak ve haklarını sadece seçtiği temsilcilerin aramasını beklemek. İkincisi, hakkı gasp edilirse mahkemeye başvurmak ve hem idareye hem de bireylere eşit şekilde hesap soran bir adalet beklemek. Üçüncüsü, hakkını gasp eden kamu kurumunu yine var olan çeşitli mekanizmalar ile idareye şikâyet ederse, o kurumdan ve kurum görevlilerinden hesap sorulmasını onun hiyerarşik üstü olan kurumlar ya da o görevlilerin idari amiri konumundaki yetkililerin insaf ve takdirlerine bırakmak. Sonuç olarak, yukarıda bahsedilen, doğrudan idareden bireyler adına hesap soran, kamuyu kamu adına denetleyen, insan haklarını, iyi ve hakkaniyetli yönetimi temin etmekle görevli kamu kurumları ve araçları geliştirilmiş, daha da bu yönde çalışmalar ve vaatler devam etmektedir. Yine Türkiye örneğinde, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının getirilmesinden doğrudan idareyi şikâyet edip onların da hesap sorup sürekli vatandaşa bilgi verdiği kamu kurumlarının ve mekanizmalarının kurulmasının dayanak noktası bu gelişmelere cevap vermektir.

1980 sonrası artan siyasi ve idari yönetim sistemlerindeki yapısal ve söylemsel dönüşümler; devletin küçültülmesi/sınırlandırılması çalışmaları, özelleştirme reformları; bunlara ek olarak hızlanan küreselleşme, teknolojik gelişmeler toplumsal dönüşümleri de çok arttırmış ve çeşitlendirmiştir. Sivil toplum aktivizmi ve alanlarının genişlemesi, her türlü cinsiyet/etnisite/kültürel/bireysel kimlik haklarının tanınması gibi konuların yaygınlaşması sonuçta “insan hakları” kavramlarının içeriklerinin çeşitlenmesi, farklılaşması ve yeni yeni mücadele alanlarına dönüşmesine neden olmuştur. Tüm bu dönüşümler, gelişmelerin ışığında bu yazının temel iddiası da artık açıkça “iyi yönetim”in de temel bir insan hakkı olarak tanınıp gelişmesi ve korunması için hem teorik tartışmalarda hem siyasi mücadelelerde hem de yeni siyasi/idari/toplumsal yönetim çalışmalarında temel norm ve amaç olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulamaktır. Herkesin “iyi yönetilme” hakkı vardır, bunu talep etmeleri artık yeni düzenlemeler ile yasal ve kurumsal güvencelere dayandırılmalıdır. Küreselleşen ve birbirine aşırı bağlanan ülkeler, toplumlar, insanların hem her şeyden anında haberdar olabilmeleri hem farklı ülkelerin nasıl yönetildiklerini sürekli takip edip kendi yönetimleri ile karşılaştırabilmeleri hem de dünyada her olan bitenden doğrudan etkilendiklerini görmeleri ile artan endişe, kaygı ve talepleri “iyi yönetim” hakkını ortak bir mücadele unsuru haline getirmiştir. Hayatta kalma ve daha iyi bir yaşam kurma, temel insan haklarını koruma güdüleri ve talepleri daha bilinçli ve örgütlü bir hâl alarak temel bir insan hakkı olarak “iyi yönetim”i de talep etmelerine, savunmalarına evrilmiştir.

Kamu yönetimi sistemlerindeki reform ve değişimler, insan hakları alanındaki gelişmeler ve tüm bu süreçlerin getirdiği belirli dönüşümler “iyi yönetim” olgusunu temel bir hak ve hedef hâline getirmiştir. Yukarda bahsedilen tarihsel dönüşüm çerçevesine ek olarak bu gelişme ve dönüşümlerin bazılarını şu şekilde özetleyebiliriz: Birincisi, kamusal denetim adına ortaya çıkan ve temel insan hakları için kamu kurumlarına hesap soran yeni kamu kurumları ve araçlarının çoğalması. İkincisi, sivil toplum kuruluşları, çıkar grupları, toplumsal gruplar ve bireylerin belirli mekanizmalar aracılığıyla kamu kurumlarının yönetim kurullarında ve kamu gücünü kullandıkları alanlarda söz sahibi olmaları. Üçüncüsü, kamu ve özel arasındaki ayrımın bulanıklaşması; devletin ve sivil toplumun alanlarının nerede başlayıp nerede bittiğinin gittikçe bundan önce çizilen belirli çizgilerini kaybetmesi. Dördüncüsü, bazı özel ve sivil kuruluşların doğrudan kamu gücü ve tekelini kullanarak belirli kamu politikalarına karar vermeleri ve uygulamada yer almaları. Bunun sonucunda da bunların hala özel veya sivil kuruluş gibi görülüp görülemeyeceği ya da kamu kurumu olmanın ne demek olduğunun bu tip uygulamaların artmasıyla iyice belirsizleşmesi. Beşincisi, her siyasi otoritenin ya da siyasi iktidar adayı siyasi partinin sürekli devlet ile, vesayet ile, mevcut kamu düzeni ile halk adına, birey adına, insan hakları adına savaş verdiğini, mücadele ettiğini ya da edeceğini vaat ettiği siyasi konjonktürün egemen hâle gelmesi. Altıncısı, temel insan haklarının korunmasını talep eden bireylerin, grupların, toplulukların ise gelişen teknoloji ve iletişim kanallarının da yarattığı konfor ile artık saniyesinde her türlü siyasi ve idari otorite kararlarına, uygulamalarına veya siyasi iktidara aday olan partilerin karar ve uygulamalarına tepki verebilip sesini anında duyurabilmesi ve tüm bunların yepyeni, dinamik ve etkin bir mücadele alanı yaratması. Yedincisi, “katılımcılık,” “kendi kendini yönetme” ve/veya “sen kendini yönet” vaatlerinin artması ve siyasilerin “aslında halkın/grupların/bireylerin kendi kendini yönettikleri, asıl yönetici oldukları” yönetim modelleri kurup işlettiklerini temel bir siyasi söz ve iddia olarak sürekli tekrar etmeleri. Bütün bunların sonucunda “iyi yönetim” olgusu ve hakkı belirgin bir şekilde temel bir vurgu, arayış hâline gelmiştir.

“İyi yönetim,” “iyi yönetilme hakkı” herkesin temel bir insan hakkıdır ve bunu vurgulayan/talep eden bireyler, toplumsal gruplar artık daha aktif ve kararlıdır. Bir zamanlar “rasyonel yönetim” en doğru ve olması gereken yönetim anlayışı olarak belirli bir öncü ve elit grup tarafından nasıl temel toplumsal talep hâline getirildi ise, önemli gelişimler ve dönüşümler sağlandı ise, son dönemde siyasi, toplumsal ve bireysel alanlarındaki kontrol edilemez dönüşümler de “iyi yönetim”i temel insan hakkı olarak olması gereken yönetim tarzı şeklinde bir talep hâline getirmiştir. “İyi yönetim” anlayışına kurumsal vurgular da hem uluslararası kurumlarda hem de ulusal kurumlar arasında hızla artmaktadır. Örneğin, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın iyi yönetim hakkına vurgu yapması, bu hakkı güvence altına almanın öneminden bahseden bir karar alması, “iyi yönetim”i temel bir insan hakkı olarak kabul etme gereğinin bir göstergesi olarak görülebilir. Bu kararın, “iyi yönetim”in bir norm haline gelmesinin kapısını açtığını iddia etmek yanlış olmayacaktır. Bölgesel ve ulus ötesi kuruluşlarda da “iyi yönetim” bir insan hakkı olarak güvence altına alındıkça, son dönemlerde benzer kuruluşlardan ulusal düzeye ithal edilen, taklit edilen ya da dayatılan pek çok reform ve uygulama gibi ulus devletler içinde de gittikçe artan bir talep ve siyasi/idari reform vaadi haline gelecektir. “İyi yönetim”in içerisinde nelerin olması gerektiği, hangi temel prensiplere dayanacağı başka bir yazı ve tartışma konusudur. “İyi yönetim” ilkelerinin ne olması gerektiği hem akademik dünyada hem de kamu/özel kuruluşların çalışmalarında sürekli bir tartışma konusu olarak kendisine yer bulmaktadır. Hatta Türkiye’de temel insan haklarını korumak ve hakkaniyetli bir yönetim için çalışmak üzere 2013 yılında kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu, 2019 yılında “İyi Yönetim İlkeleri Rehberi” yayınlayarak kendi perspektifinden bu tartışmalara katkı sunmuştur. Dolayısıyla, “iyi yönetim”in içinin doldurulması, iyi yönetim ilkelerinin ne olması gerektiği hususu da artarak tartışma konusu olmaya devam edecektir. Burada asıl vurgulamak istediğimiz, artık “iyi yönetim” anlayışının geçmiş reformlar ve son dönemdeki dönüşümler sonucu temel bir insan hakkı olarak hem yasal düzeyde hem de toplum nezdinde kabul görmesi gerektiğidir.

Sonuç

“İyi yönetim” artık temel bir insan hakkı olarak görülmelidir. Geçmişte büyük mücadeleler sonucu kazanıldığı unutulmaya başlanan, çünkü bugün artık olmaması ya da geçmişte aslında bunun bir hak olarak var olmadığının tasavvur edilemediği bireysel haklar gibi “iyi yönetim” hakkı da bir siyasi ve insani norm olarak yasal ve pratik boyutta en üstte değer görmelidir. “İyi yönetim” bir insan hakkı olarak sürekli geliştirilmesi ve iyileştirilmesi gerektiği ön kabulü ile değer gördükçe ve sürekli gelişen, çeşitlenen insan hakları olgusuna dayandıkça, ondan beslendikçe kendini de devamlı yenileyebilecektir. Bugünün aşırı dinamikleşen, iletişimin baş döndürdüğü ortamında hem aşırı bilgilenme imkanları hem de aşırı dezenformasyon araçlarının kontrol edilemez şekilde arttığı dünyada; ortak, yaşanabilir toplumsal düzenlerin kurulması ve devam ettirilmesinin temel garantörlerinden birisi olacaktır. Zira günümüzdeki karmaşa içerisinde ortaya çıkan korkular ve fırsatçılıklar ortamında ne sürekli algı yönetme çalışmalarının ne doğru bilgiyi ya da yanlış bilgiyi aynı kolaylıkla devamlı yayma imkânının ne de her saniye doğrudan gündeme girme olanağına kavuşmuş her bireysel/toplumsal talebi, savı veya paylaşımı terörist faaliyet, anarşist eylem ya da toplumu kurtaracak yanlışlığı sorgulanamaz vahiy gibi görmenin sonu vardır. Geliştirilecek yasal çerçeveler ve güvenceler içerisinde, gelişen bireysel ve kültürel dönüşümler dikkate alınarak, belirli değerler ve ilkeler şemsiyesi altında, ki bunlar da artık genelce kabul edilen temel insan haklarının üzerine kurulu olmalıdır, bu sınırsız iletişim ve katılım koşulları içerisinde artık gelen taleplerin, artan fikirlerin daha iyi bir yönetim talebi için yapıldığı bir yönetim tarzını hâkim kılmak ve savunmak elzem hâle gelmiştir. Böyle bir yönetim tarzını kurumsallaştırmak ve yukarda bahsedilen çerçevelere dayalı sayısız taleplerin ve fikirlerin genel bir “iyi yönetim talebi” potasının unsurları olduğunu kabul eden bir yönetim anlayışını geliştirmek gittikçe önem kazanacaktır. Bu yapıldıkça yeni yönetimlere karşı toplumsal rızanın üretilmesi, meşruiyet/hesap verebilirlik algısının ve güvenin arttırılması daha sağlam bir tabana dayanacaktır. Böyle bir yönetim anlayışını geliştirmek ve muhlis bir şekilde uygulamak; yeniden herkesi devlet nezdinde eşit gören, hakkaniyetli bir yönetimi ilke edinmiş, ortak, yaşanabilir bir toplumsal düzenin kurulabileceğine inandırmanın temel gerekliliği haline gelmiştir. “İyi yönetim”in de temel bir insan hakkı olarak kabul görülüp yasal güvence ve kültürel kabulün bir parçası haline gelmesi önerisi, diğer insan hakları mücadelelerini dışlamak amaçlı değildir. Tam tersi, daha etkin şekilde korunmalarını veya en azından onlar için mücadele etme hakkının savunulmasının daha etkili şekilde güvence altına alınmasını garanti etmeyi hedeflemektedir.

Sonuç olarak; “iyi yönetim,” “iyi bir yönetim modeli, tarzı, anlayışı” temel insan haklarının korunmasının, savunulmasının temel yapı taşı, olmazsa olmazıdır. İnsan haklarının korunması ve iyi yönetim ilkeleri birbirileriyle esastan bağlı ve birbirilerini tamamlayan vazgeçilmez unsurlardır.

Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun