Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun

Tarih:

Almanya’da AB Vatandaşı Olmayanların Kamusal Katılımı Alanında Süreklilik ve Değişim: Bölüm 2

Diğer Başlıklar

Follow Us on Social Media

Geleneksel siyasal katılım biçimleri, ilke olarak yalnızca resmi vatandaşlıkla bağlantılıdır. Bu tür bir katılımı kolaylaştırmak için bireylerin kendi çabaları yeterli değildir. Vatandaş olmayanlar için Almanya’da parlamento seçimlerinde oy kullanma ve aday gösterme mümkün değildir. Nüfusun daha büyük oranda siyasi katılımının birçok pratik faydası vardır. Yerel düzeyde sunulan kamu hizmetlerinin altyapı yatırımlarının planlanması, kapsamı ve kalitesi, yerel yönetim kararlarından etkilenen paydaşlar oldukları için vatandaş olmayan sakinlerin dahil edilmesiyle iyileştirilebilir.

Vatandaşlık statüleri bağlamında, bireyler tam görünmezlik ile meşru hak sahipliği arasında bir yerde konumlanırlar. Vatandaşlık ne derece siyasal bir araç haline gelirse, o derece bir duvar işlevi görecektir. Teorik olarak vatandaşlık ve milliyet, yakından ilişkili olmalarına rağmen aynı şey değildir. Vatandaşlık milliyete yaklaştıkça, vatandaş olmayanların dışlanması daha yaygın hale gelmektedir. Yurttaşlık her zaman dinamik ve değişim halinde olmuştur, dolayısıyla hiçbir yurttaşlık biçimi nihai değildir.

Almanya’ya yönelik düzenli ve düzensiz göç akışının devam etme eğiliminde olduğu yadsınamaz. Bu, yabancı öznelliklerin sürekli yeniden üretimine yol açar. Başarılı göçmen katılımı ile sürdürülebilir ulusal kimlik arasındaki dengeyi bulmak için, dinamik ve belirgin olmayan vatandaşlık biçimleri resmi vatandaşlığın katılığının ötesinde algılanmalıdır.

Post-ulusal vatandaşlık / denizenship, 1970’ler ve 80’ler boyunca Almanya’da işçi göçmenler için uygulanan kısmi üyelik modelini tanımlayan ilgili çerçevedir. Bu model evrensel kişilik ve insan haklarına dayanır. Denizenship, tek tip bir resmi statü formatında şekillendirilmemiştir, dolayısıyla sınırları kanunla çizilmez. Üyelik modelleri, devlet-birey ve toplum arasındaki ilişkiyi yansıtmaktadır. Almanya’da devlet, kamusal alandaki en güçlü aktör olduğu için korporatist bir üyelik modeli ve merkezi olarak örgütlenmiş/finansmanlı entegrasyon planları ön plana çıkmıştır. Bir yandan, yerleşik yabancılar sanki tam vatandaşmış gibi vergi ödemek, kurallara uymak gibi yükümlülükleri yerine getirmek zorundadırlar. Bu model metodolojik milliyetçi bir bakış açısıyla şekillendilmiştir ve ulus-devletin yerleşik yabancıların haklarını belirlemedeki birincil rolünü kabul etmektedir.

Çağdaş üyelik oluşumları, vatandaş ve yabancı ikili sınıflandırmasının ötesindedir. Ulus devletlerin oluşumundaki örgütsel ve ideolojik değişim, ulusötesi söylemlerin ve yapıların artan etkisi, kaçınılmaz olarak üyelik biçimlerini dönüştürmektedir.

Post-endüstriyel bir ekonomiye, yani neoliberalizme doğru paradigma kayması, hem göçün fiilen gerçekleşmesinden önce hem de sonrasında göç modellerinin dönüşümü açısından oldukça önemlidir. Değişen üretim modelleri, gelişmiş kapitalist ekonomilerde sektörlerin ağırlığını değiştirdi. Finans ve hizmet sektörlerinin GSYİH içindeki artan oranı, parçalanmış emek biçimlerine ve dolayısıyla örgütsel yapıların dönüştürülmesine neden oldu. Farklı sektörlerden çalışanların gelirleri arasındaki uçurum büyüdü. Özellikle hizmet sektörü, vatandaş olmayan, güvencesiz statüye sahip gayri meşru göçmenleri istihdam etme talebini artırdı. Bu çerçevede uluslararası göç dinamikleri, işe alım ve çalışma koşullarının kalıplarıyla etkileşimli olarak evrildi.

Büyük yatırımlar, üretim tesisleri, önemli ekonomik faaliyetlerin çoğu ve dolayısıyla nüfus yoğunluğu metropollerde toplanmıştır. İşgücünün mekânsal yeniden örgütlenmesi nedeniyle, şehirler kendi bölgelerinden ve ait oldukları ulus devletten nispeten özerk hale gelirler. Buna göre şehir, vatandaş olmayanlar için alternatif üyelik biçimleri için bir mücadele yeri haline gelmiştir. Ulus-sonrası toplumların üyelerinin, göçmen olmayanlar da dahil olmak üzere, kendilerini ulusal kimlikten ziyade kısmi kimliklerle tanımlamaya daha yatkın oldukları yadsınamaz. Cinsiyet, sınıf, din, kültür vb. gibi kısmi kimlikler, üyeliği daha karmaşık ve çok katmanlı hale getiren çeşitliliğe yol açar.

Bu bağlamda, sınır ötesi göçün özelliklerinin değişmesi, vatandaş olmayanların farklı şekillerde kategorize edilmesi sonucunu doğurmuştur. Düzensiz göç günümüzde kaçınılmaz bir olgu haline gelmiştir. Yoksulluktan kaçan ve savaşın harap ettiği üçüncü dünya ülkelerinden daha iyi yaşam fırsatları aramayı hedefleyen bireylerin düzensiz göçü, küreselleşen bağlamda karakteristiktir. Gayrimeşru göçmenler ülkeye girişlerinin ardından sınırlı bir hak rejimine ve ayrımcılığa tabi tutulurlar. Toplumun alt kesimlerinde sıkışıp kalmalarının yanı sıra, sosyal hayatın her alanında sömürüye açıktırlar.

Güncel Alman göç rejiminde, bu gruplar başlıca: sığınmacılar, mülteciler, ikincil koruma altındaki bireyler, tolere edilenler (geduldete) ve gayrimeşru göçmenler olmak üzere çeşitli kategoriler ve alt kategoriler altında sınıflandırılır. Güvencesiz yasal statüye sahip göçmenler, yukarıda belirtilen farklı statülerin tüm özelliklerini kapsayan kapsamlı bir terimdir. Balibar, tüm bu tür güvencesiz göçmenleri “bugünün proletaryası” olarak tanımlar.

Yabancıların hakları, çağdaş Avrupa’da siyasi, kırılgan ve pazarlığa açık bir temel üzerine inşa edilmiştir. Vatandaş olmayanların yasal statüleri, giriş amaçlarına bağlı olarak, çeşitli göçmen türleri için farklı bir hak ve yükümlülükler dengesi gerektiren hiyerarşik bir şekilde tasarlanır ve tahsis edilir. İşgücü piyasasının talep ve gereksinimleri ve belirli sektörel ihtiyaçlar, bu bağlamda hayati belirleyicilerdir. Bireylerin nitelikleri de vatandaşlığa giden yolların belirlenmesinde çok önemli bir role sahiptir. Kişilerin yasal statüyü hak edip etmediğine karar vermek için sabıka kaydı, sağlık, servet birikimi, eğitim düzeyi ve geldikleri ülke dikkate alınır. Yukarıdaki kriterler göz önünde bulundurularak yapılan değerlendirme sonucunda, yetkililer başvuranların kalma ihtimalini (Bleibeperspektive) belirler.

Potansiyel göçmenleri profillerinin arzu edilirliği ölçüsünde sınıflandırdığı ve ayırt ettiği için seçici geçirgen bir bürokratik duvar olarak işlev görecek şekilde tasarlanmıştır. Bu mekanizmanın adaleti tartışmaya açıktır. Siyasi aktörler üyeliğin kurallarını belirlemekte ve kimin korumayı hak edip etmeyeceğini seçmektedir. Mevcut sığınma rejiminin işleyişinde ekonomik boyutlar, insani yönlerden nispeten daha önemlidir. Bu nedenle sığınmacılar giderek daha fazla metalaştırılmaktadır. En kısa sürede işgücü piyasasına entegre olmaları beklenmektedir.

Belirsiz ve muğlak entegrasyon tanımlarından uzaklaşılarak, göçmenlerin entegrasyon açısından sorumlulukları ve Almanya’nın sunabileceği imkanlar entegrasyon tartışmaları yoluyla netleştirilmelidir. Bu bağlamda, tek taraflı bir dönüşüm beklemek yerine, göçmen olmayanlar da dahil olmak üzere Alman siyasetinin tüm üyeleri sorumluluk almalıdır. Çoğunluk toplumunun baskın kültürü (Leitkultur) referans noktası olarak alınmamalıdır. Göç sonrası toplumda asimile olma kararı bireyin kendisine bırakılmalıdır. Tercihe göre birden fazla kimlik kombine edilerek korunabilir ve bu durum toplumda yaratacağı kültürel çeşitlilik anlamında bir katkı olarak görülmelidir.

Almanya’da federal eyaletler, Alman kamu yönetimindeki federal yetki devrine dayalı göreli özerkliğe sahiptir. Kurumlar, siyasi aidiyetleriyle şekillenen kendi çerçeveleri içinde çalışırlar. Bu nedenle göç, farklılaştırılmış ve yerele özgü bir yapıda yönetilmektedir. Ampirik çalışmalar, yerel yönetim birimlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve hayır kurumlarının, kentsel sığınak (urban sanctuary) alan adı verilen alanlar yaratarak, merkezi hükümet tarafından göz ardı edilen vatandaş olmayan grupları kamusal alana dahil etmek için stratejiler geliştirdiğini göstermektedir. Hizmetler ve bürokratik prosedürler için uygunluk kriterleri bu bağlamda esnetilmektedir. Buna ek olarak, memurlar özellikle sağlık ve eğitim alanlarında sağduyulu davranmakta ve düzensiz göçmenleri bildirmekten kaçınmaktadır. İdeal olarak, düzensiz göçmenler çok sınırlı haklara sahiptir.

Bu yaklaşım, resmi statüsü olmayan veya güvencesiz, geçici izinlerle ikamet eden bireylerin kentsel vatandaşlık yoluyla sivil katılımının önünü açmaktadır. Girişimci şehirler, etno-kültürel vatandaşlık anlayışlarından potansiyel bir kopuş teşkil etmektedir. Bu, daha geniş kitlelerin, yani her türden dezavantajlı nüfusun katılımını kolaylaştırmak için gereklidir. SPD, Yeşiller veya Sol gibi ilerici siyasi partilerin yönetimi altındaki şehirler, muhafazakar yönetime sahip şehirlere kıyasla göçmen kabulü açısından gelişmiş politika yaklaşımları sunmaya eğilimlidir.

Asli vatandaşlık görülmek veya duyulmak için bir ön koşul değildir. Bauböck’ün söyleminde (2003) aktarıldığı gibi, resmi vatandaşlık, sahipleri siyasi katılım için yeterli araçlara sahip değilse anlamsız bir yasal statüdür. Yasal statülerin öneminden ve metodolojik milliyetçiliğin etkisinden uzaklaşarak, toplumdaki herhangi bir dezavantajlı grup veya birey, varlıklarının üstencil biçimde öngörülen sınırlarını zorlamak için vatandaşlık eylemlerine girebilir.

Vatandaşlık eylemleri ulus devlet tarafından yazılan rollerin dışına çıkarak öznelerin doğaçlama eylemleri olarak tanımlanabilir. Hamburg’da çeşitli statülerdeki (statüsü olmayanlar da dahil) göçmenler ve mülteciler tarafından kurulan radikal bir kolektif olan Lampedusa, pratik alanda vatandaşlık eylemlerinin bir örneğidir. Sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ve finanse edilen deniz kurtarma çalışmaları da yasallığın gri bölgesi içinde yer alan eylemlerle resmi sınır rejimine meydan okuyan vatandaşlık eylemlerine katkı olarak sayılabilir. Kısmi üyelik biçimleri vatandaş olmayanlara bir dereceye kadar kamusal katılım imkanı sağlasa da, resmi vatandaşlık, modern Avrupa ulus devletinin sağladığı haklara ve faydalara erişim açısından hala birincil ve en güvenli statü olarak görünmektedir.

Federal hükümet tarafından yapılan Ulusal Entegrasyon Planları, devletin göçmenleri marjinal pozisyonlardan toplumun merkezine kaydırma yönündeki çabasını ifade etmektedir. Vatandaşlık, vatandaşlığa kabul ve vatandaş olmayanların oy hakkına sahip kılınmasının yasal ve ideolojik arkaplanı, siyasi partiler tarafından yapılan ulus tanımlarından etkilenir.

CDU/CSU üyelerinin vatandaşlığı, belirli hak ve yükümlülükleri koruyan resmi bir statünün ötesinde, Alman kültürü ve değerlerinin benimsenmesine bağlı olarak kavramsallaştırdıkları açıktır. CDU/CSU milletvekilleri, herhangi bir etnik çağrışım olmaksızın resmi vatandaşlık alan herkesi Alman olarak kabul etmelerine rağmen, vatandaşlığı kutsallaştırmaya ve sembolik değerini vurgulamaya devam etmektedirler. Milliyetçi ve muhafazakar duygular bu bağlamda sürdürülmekte ve CDU/CSU’nun siyasi söylemi aracılığıyla yeniden üretilmektedir. Milletvekilleri sürekli olarak parlamento girişinde yer alan Dem Deutschen Volke yazısına atıfta bulunsalar da, “Alman olmak ne demektir?” sorusuna verdikleri cevapların teoride sivil ulusluğun sınırları içinde yer aldığı yadsınamaz. Bununla beraber eski ulus tanımlarının öğelerini andıran bir biçimde milli kültüre güçlü bir vurgu yapılmaktadır.

CDU/CSU, vatandaşlığa kabul sırasında önceki tüm vatandaşlıklardan feragat edilmesi ve bunlara bağlı ulusal kimliklerden vazgeçilmesi gerektiğine inanır. Bu bağlamda, Alman yaşam biçiminin (Leitkultur) potansiyel vatandaşların yaşamlarının merkezi olması gerekmektedir. CDU/CSU, çok kültürlülükle alakalı yaklaşımları büyük ölçüde göz ardı ederek, asimilasyona dayalı bir entegrasyon anlayışını dayatmaktadır. Benzer bir şekilde, CDU/CSU, vatandaşlığa kabul için ön koşullar olarak Almanca dil becerilerinin edinilmesinin ve işgücü piyasasına uyum sağlanmasının önemini vurgulamaktadır. Bu, potansiyel bir vatandaşın Alman toplumun faydalı bir parçası olduğunu kanıtlaması gerektiği anlamına gelir.

AfD’nin yaptığı ulus tanımı, Müslüman/Orta Doğu kökenli insanların Alman toplumuna uyum sağlaması olasılığını büyük ölçüde, neredeyse kategorik olarak reddettiği için etno-kültürel tanımlarla uyumlu görünmektedir. AfD, göçmenlere tanınan hakların kapsamını sınırlamak için sürekli olarak yasa değişiklikleri önermektedir. Alexander Gauland’ın faşist diktatörlük dönemini Alman tarihinde bir kuş pisliği” olarak tanımlayarak nasıl küçümsediği dikkate alındığında, AfD’nin geçmişin vahşetlerini nasıl görmezden geldiği anlaşılabilir. AfD üyeleri ciddiyetten uzak, karşı olgusal ve parlamenter bağlama uygun olmayan bir retorik üslup benimsemektedirler. Bu parti etnokültürel bir ulus anlayışını yansıtsa da, konumları marjinaldir, geniş çapta kınanmakta ve anayasaya aykırı bulunmaktadır. Mülteci krizinin geniş ölçüde çözüme kavuşturulmasıyla AfD’nin Alman siyasetindeki rolü dışsal olarak kalmaya devam edecek, gördükleri destek gittikçe azalacaktır.

Sol muhalefet, yani Sol Parti ve Yeşiller, vatandaşlığı milliyetçi duygulardan veya değer dizilerinden bağımsız olarak tanımlamaktadır. Vatandaşlığın geniş bir haklar kapsamına erişime izin veren sade bir yasal statü olduğunu ve ideal olarak daha kolay koşullarda verilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bu partilerin ulus anlayışları, atanmış yasal kategorilerine bakılmaksızın, idarenin etki alanındaki tüm bireylerin toplamına eşittir. Nüfus, Die Bevölkerung, Almanya’da tamamen sivil bir ulus algısını yansıtan meşru egemenlik kaynağı olarak tanımlanmaktadır. Bunun ötesinde, bu partiler, egemenliğin dayanağı olarak ulus kavramını bile aşan ulusötesi ve çok kültürlü yaklaşımları teşvik etmektedir.

24/11/2021 tarihinde yayınlanan koalisyon anlaşmasının vatandaşlık, vatandaşlığa alınma ve göçmenlerin kamusal katılımı bağlamındaki liberalleştirme vaatlerine yer verilmiştir. Yeni kurulan SPD-FDP-Yeşiller koalisyonunun çok uzun zamandır tartışma konusu olan bu alanlardaki tabuları aşma çabaları vatandaşlık ve yapancılar rejimlerinde ciddi bir özgürleşme, artan kapsayıcılık ve Alman toplumunun kendini aşması anlamını taşımaktadır.

Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun