Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun

Tarih:

Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine Alternatif İktisat: Henry David Thoreau

Diğer Başlıklar

Follow Us on Social Media

ÖZET

 Teorik yaklaşımlar içerisinde sıklıkla karşı karşıya getirdiğimiz iki kavrama, yani “para” ve “zaman”a dair insancıl bir değerlendirme sunan Henry David Thoreau, 19. yüzyılda günümüzün egemen iktisat paradigmasına bir alternatif olarak, insanın kendi hayatı ile barışık olmasının temellerini atan bir yaşam rehberini bizler için kaleme almıştır. Kıymetli olanın paradan çok zaman olduğunu yaşadığı deneyimlerle ortaya koymaya çalışan Thoreau, bulunduğu toplumda insanların kendi elleriyle üretmiş olduğu yapay ihtiyaçları karşılama çabalarını amacından sapmış uğraşlar olarak görmektedir. İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılaması haricinde geriye kalan zamanın efendisi olduğunu; bu vakti doğayı ve hayatı deneyimlemek için kullanması gerektiği kanaatindedir. 21. yüzyıl tüketim toplumu ise Thoreau’nun yaklaşımı çerçevesinde daha çok yapay ihtiyaç ve daha karmaşık bir ücret-emek-insan ilişkisini beraberinde getirmektedir. Bu deneme yazısında Thoreau’nun alternatif iktisat modelinin ve tüketim toplumu içinde yaşıyor olmanın modern dünya insanı üzerine etkilerine değineceğiz.

Deneme yazısının ilk bölümünde Thoreau’nun hayat felsefesi ve Walden Gölü yakınlarında gerçekleştirmiş olduğu hayat deneyimine değinirken, son kısımda insanın günümüz toplumunda ne gibi açmazların içinde yer aldığını ve yaşadığı sıkıntıların nasıl tek sorumlusu haline dönüştürüldüğüne değineceğiz.

Edilgen Özgürlükler ve İnsan Muhakemesi Üzerine Alternatif İktisat:

Henry David Thoreau

Öğleden öncelerimi ve öğleden sonralarımı topluma satacak olursam birçoğumuzun yaptığı gibi, uğruna yaşayacak bir şeyim kalmayacağı kesin. Bir insanın çok çalışkan olabileceğini, yine de zamanını iyi harcayamayacağını belirtmek isterim. Yaşamını kazanmak için yaşamının büyük bir bölümünü tüketen insanın yaptığından daha ölümcül bir ahmaklık olamaz.
H. David Thoreau

Temmuz ayında bayram sebebiyle oluşan boşluktan istifade ederek biraz nefes almak ve ev-ofis arasındaki süregelen günlük döngümü kırmak adına Antalya’ya doğru yola çıkmıştım. Ailem ve ben (onları alıştırdığımdan beri) her fırsatta çadır tatili yapabileceğimiz bir yere gidiyor ve çadır hayatından büyük bir keyif alıyorduk. Yılda sadece birkaç gün elimize geçebilecek bu fırsatı betonların ve asfaltların arasına sıkışarak geçirmek nedense hiç içimize sinmiyordu. Bu fırsatı Ankara’da olan her şeyi, Ankara’da bırakarak geçirilecek ufak bir kaçamak olarak görüyordum. Fakat gerçekte her şeyi geride bırakabiliyor muydum? Emin değilim.

Çoğumuzun “Sivil İtaatsizlik” yazısı ile tanıdığı Henry David Thoreau, mütevazı bir hayata sahip, neşeli mizaçlı, kalıpların dışında bir düşünür ve en önemlisi düşüncelerinin pratisyeniydi. Yine de sisteme ve topluma getirdiği eleştirileri bir kenara bırakarak bu yazımızda onun yaşam pratiği ve bu pratiğin günümüze yansıması üzerinde durmayı amaçlıyorum.

Yaşadığı çevrede komşularının hayatlarına büyük bir hayret ve akıl almazlık ile tanık olan Thoreau, kendi hayat projesini gerçekleştirmek adına Concord, Massachusetts’teki Walden Gölü kenarına bir kulübe inşa ederek, hayatının 2 yılını burada yalnız bir hayat sürerek geçirdi. Bu macerasına adım atmadan önce, kendisine bir ihtiyaç listesi çıkardı. Bu listede neleri kendi başına yapabileceğine, neleri ise bu macerasını gerçekleştirmeden önce satın alması gerektiğine yer verdi. Kendi ahşap evini inşa etti ve evinin önüne kendi bahçesini kurdu. En önemlisi, yaşamak istediği hayatın sistemini deneme-yanılma yöntemi ile hayata geçirmeye koyuldu.

Yaşadığı tecrübeleri aktarmak için kaleme aldığı Walden isimli kitabında amacının, “…ormana hayatımı kasıtlı bir şekilde yaşamak yerine, onun en temel gerçekleriyle yüzleşmek ve ölüme yaklaştığımda zaten hiç yaşamadığımı fark etmek yerine bu hayatın bana öğrettiği şeyleri öğrenip öğrenemeyeceğimi görmek için gitmiştim. Hayat çok kıymetli olduğundan vaktimi ondan başka bir şeyi yaşayarak harcamak istememiştim.” (Walden, Syf. 101) olduğunu ifade eder. Hayatının temel ilkesi basitlik olan bu adam, günümüzde çoğu insan için tahammül edilemeyecek bir konforsuzluk olarak görülecek bu deneyimi ne kimseye bir şey kanıtlamak ne de toplumsal bir fayda yaratmak amacıyla yapmıştı.

Düşüncesi ve hayat pratiği birbiri ile özdeşleşen, basitleşmeyi savunan ve beşeri ihtiyaçlarından arınmış bu insanın günümüzün hegemonik iktisat paradigmasına yarattığı tehdidin gerçekliğini bir düşünün. Doğanın ona sundukları ile şehirdeki komşularından daha varlıklı bir hayat sürdüğüne canı gönülden inanan bir adam için “Kapitalizm” bir kelime olmaktan başka ne ifade edebilirdi ki? Emeğini satarak ihtiyaçlarını karşılamasına yarayacak olan metayı, ona dikte eden bir sisteme ve onun emekçi temsilcilerine karşı insanın temel ihtiyaçlarını kendi kendine karşılayabileceğini ve bunun için emeğini satmasına gerek olmadığını savunmaktaydı. Thoreau, bu yolla insanın kendi zamanının efendisi olabileceğini ve emeğini satmayarak güneş ışığını, kuşların sesini, ektiği bir bitkinin yeşermesine tanıklık etmenin verdiği keyfi satın alabileceğini ifade etmekteydi.  Concord’da çiftçilik ile uğraşan komşularının sürekli yorgun, neşesiz ve endişeli olduğunu ifade ederken; onların tüm zamanlarını sanki büyükbaş hayvanlarını doyurmak için harcadıklarını ve çitlerin arasında yaşayan hayvanlarının onlardan daha özgür olduğunu düşünmekteydi. Toplumsal çalışma düzeninin içinde yaptığı işten keyif alan insanlara bir parantez açarak, yaptığı iş sebebiyle sürekli şikâyette bulunan insanlara hem kitabını yazarken hem de şehir hayatını deneyimlerken seslenmeyi denedi. Yaşamanın bir noktadan çıkabilecek çizgi sayısı kadar çok yolu olduğunu ve bu sebeple de dünyada bu yolların fazlalığı kadar çeşitli insanların da olmasını arzulardı. Fakat bir yandan da insanların, başkalarının ayak izleriyle oluşturduğu yollardan bir saniye bile tereddüt etmeden geçişini, geleneğin ve tekdüzeliğin içine kendini nasıl kaptırdığını görüp hayret ederdi. Yine de ABD’li bir Nasreddin Hoca misali insanlara hayat yolunu, kederlenmeye övgüler düzmek yerine komşularını uyandırabilecekse sabahları tüneğe konan horozlar gibi şiddetle böbürlenerek gösterişsiz ve sade bir şekilde yapıyordu (Yeteri Kadarsa Çoktur, syf. 63). Hayat görüşüne duyulan şaşkınlığa göstermiş olduğu şaşkınlığı ve kendisine/insanın kendine yeterliliğine duyduğu samimi, doğal özgüveni, onun alternatif ve özünde insan doğasına uygun olan bir iktisadi yaklaşımın temellerini atmasına sebebiyet verdi.

Eğer yaşamınızı, doğaya göre şekillendirirseniz, asla fakir olamayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz, asla varlıklı olamayacaksınız (Seneca, Dialogues and Esssays, Syf. 41, 85.).

Şimdi ise düşüncelerimize ters olmasına rağmen, “Bu düzen böyle gitmez!” diyerek başlayan bütün cümlelerimizi, kendimize karşı birtakım zorunlulukları bahane ederek nasıl bastırdığımızı anımsayalım. Biliyorum hepimizin aklından; kendini karşısına çıkan ilk fırsatta içinde bulunduğu durumdan kurtarmak istediği ve zaten göstermiş olduğu tüm çabaların temelde yatan amacının bu olduğu geçiyor. İşte tam bu anda, Antalya’ya 3 saatlik bir yolumuz kaldığında cebimdeki telefonun beni ne kadar huzursuz hissettirdiğini fark ediyorum. Herkese her an ulaşabilir olmanın verdiği rahatlığı ile her an ulaşılabilir olmanın verdiği huzursuzluğu aynı anda cebimde tutuyorum. Kendimi, alabileceğim bir e-posta sebebiyle Antalya sıcağında, düzgün çekmeyen bir internet bağlantısı ile aciliyeti olduğu beyan edilen bir işi yetiştirmeye çalışabileceğim bir senaryo ihtimalinin içinde buluyorum.  Düşüncelere dalıyor, yaşadığım andan uzaklaşıyor ve Ankara’da bıraktığımı sandığım şeylerin, aslında kartopu etkisiyle beni bir hafta sonra nasıl karşılayacağını hayal ediyorum. Gerçekleşmesi meçhul olan bir ihtimal sebebiyle kendimi, dinlenmek için çıktığım yolun başında, istemediğim bir tezattın içinde buluyorum. Peki, kendime bunu ben mi yapıyorum ve bunu kendime yapıyorsam farkında olmama rağmen devam ettirmeye mecbur muyum? Dünya üzerinde hayatımızı yaşamamızdan daha acil ne tür bir iş olabilir?

Yaşadığımız tüketim toplumunda, halihazırda en son piyasa arzlarınca tavsiye edilen ve ücretli veya gönüllü piyasa sözcülerince övülen yaşam tarzını kopya etme arzusu (ve bunun sonucunda da kişinin kimliğini ve kamusal kişiliğini sürekli olarak onarma zorunluluğu) artık baskıyla ilişkilendirilmemektedir. Bilakis bütün bunlar (pohpohlayıcı ve sevindirici) kişisel özgürlüğün dışavurumları olarak algılanır. Kişi bu özgürlüğün ne kadar sınırlı olduğunu ise parkuru sahiplenen, yöneten, girişleri tutan ve yarışçıları koşuya sevk eden şeylerin ne kadar güçlü olduğunu ancak ilelebet tamamlanamayacak bir kimliği kovalamaktan vazgeçmeye çalıştığında ya da bu kovalamacadan dışlanıp defedildiğinde öğrenecektir.” (Yaşam Sanatı, syf. 105)

Tüketim toplumu, bize, süreklilik halinde satın alma zincirleri, devasa sayılarda ürün çeşitliliği ve daha önce ihtiyacımız olduğunu bilmediğimiz ihtiyaçların icat edilmesi gibi hizmetler sunarak kişisel alanımızı kendi reklam panosuna çevirmeyi başarmıştır. Biz insanlar ise verilen mesajın iletişim kanalı olarak her gün birbirimize çeşitli firmalardan derlediğimiz ürün kataloglarımızı sunmaktayız. Yeni trendler, hızlı gelişen teknolojiler ve hızla değişen bir gündemin içinde hayatta kalmanın açlık veya tokluk ya da ekmek veya su ile ilgisi kalmadığını söyleyebiliriz.  Artık çevrimiçi olduğumuz sürece var olduğumuz ve tükettiğimiz sürece de çevrimiçi olduğumuzu kabullenmemiz gerekiyor. Thoreau’nun deyimi ile başkalarının ayak izini takip etmek bir yana dursun, aynı anda adım atmaya çalışmak neredeyse toplumsal bir mecburiyet olarak nitelendirilebilir ve geriden gelen bir kişinin karşılaşacağı manzara, patika bir yoldan çok 5 şeritli bir otobana benzeyecektir. “Bugün Maine’le Texas arasına manyetik telgraf telleri çekmek için harıl harıl çalışıyoruz ama Maineli ile Texaslının birbirine söyleyecek önemli bir şeyleri olup olmadığını hiç düşünmüyoruz… Yani biz, sanki esas amacımız manalı değil de hızlı konuşmakmış gibi hareket ediyoruz (Walden, syf. 61).” Bununla birlikte “sürekli tüketim durumunda olmak” dışında neyi tükettiğimizin de giderek bir önemi kalmamaktadır.

Varoluşun sürdürülebilmesinin özünün bulandırıldığı bir düzlem içerisinde, beşerî ihtiyaçlarımızın olmazsa olmazlarımıza dönüştüğü ve temel ihtiyaçlarımıza ulaşmak adına doğrudan harcanacak emeğin ise burun kıvrılan, lümpen çaba olarak algılandığı bir dönemin içindeyiz. Artık besinler bizim için başkaları tarafından fabrikalarda işlenip paketleniyor, kıtalar arasında seyahat ediyor, market raflarında sergilenip afiyetimize sunuluyor. Yüzlerce film ve dizi bizler için çekiliyor, tek bir bilgisayar komutuyla sanal AVM’ler kapılarını bizler için aralıyor. Geçtiğimiz yüzyıllarda kraliyet ailesi mensuplarına hizmetkârları tarafından sağlanamayan bu hizmet; bu fırsat kaçmaz ürünleriyle, gün içinde teslim kargolarla, otomatik ödeme talimatlarıyla her birimizin emrine amade! Eğer özgürlüğü sadece tüketilecek şeylerin çeşitliliği olarak algılıyorsak, böylesine bir pohpohlayıcı özgürlüğe sahip olduğumuz için şanslı hissediyor olmalıyız. Şimdi, bize düşen görev ise özgürlüğümüzü sürekli kılabilmenin bir yolunu bulmaktan geçiyor.

Tüketim toplumunun reklam panolarına dönüşen bizler, kendimizi satın alınan ve daha fazla ücret alabilmek adına özgeçmişlerimizi “en az X yıl kadar” ibaresiyle geliştirmeye mecbur olan nesneler olarak nitelendirebiliriz. Bu sayede bugüne kadar yaptıklarımız ve yapmadıklarımız tamamıyla bizim mesuliyetimiz altında olur. İstenilen hedefe ulaşılamadığında ise gönül rahatlığı ile kendimizi suçlayabiliriz. Durmak ve soluklanmak sonu gelmez bir pişmanlık ve suçluluk hissine sebep olur. Beklemek ise hastalıklı bir eylemdir.  Bulunduğumuz kulvarda bir an için durup etrafı izlemek ya da dinlenmek istersek yarışın gerisinde kalacağımızdan ya da birinin arkadan gelip bize çarpıp geçeceğinden korkabiliriz. Böylece bizim dışımızda gerçekleşen şeylerin içinde kendi hata paylarımızı ararken kendimizi, gerçekte bize ait tek şeye sırt çevirirken buluruz.

Suratıma vuran o nemli havada, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyumayı, Thoreau’yu ve hayatı düşünüyor, dile getirdiğim tüm sorularımın cevaplarını başka bir bahara erteliyordum.

Kaynakça:

  • Thoreau, H. D., & Ercan, E. C., (2017) Walden – Ormanda Yaşam. Zeplin Kitap.
  • Seneca, L. A., Davie, J., & Reinhardt, T. (2008). Dialogues and essays. Oxford University Press.
  • Bauman, Z., & Sarı, A. (2017). Yaşam Sanatı. Ayrıntı Yayınları.
  • Alexander, S., & Şeremet, I., (2018). Yeteri Kadarsa Çoktur-Thoreau’nun Alternatif İktisadı. Heretik Yayıncılık

 

Bültenimize Abone Olun

En son haberler ve özel duyurulardan haberdar olmak için abone olun